Kavgası “neden o oyuncağı almadın ki” kavgası değildi artık. Ya da annesi onu ödüllendirecek mi değildi beklentisi. “Neden böyle oluyor?”du sorusu. Daha iyi olabilmek için kavgalıydı, kendiyle. Büyüdükçe, kavgası da büyüyordu kendiyle.
Büyüyordu, büyümeyi öğreniyordu. Zordu, karşısına çıkan şeyleri garipsememesi gerekiyordu bazen. Korkardı, ama belli etmezdi kimselere. Bazen geçiştirir bazen sakinleştirirdi kendini. Gelecekle ilgili kaygıları, soruları vardı içinde. “Ben nası olucam” diyordu, “gelecekte.” “Ben uzaya çıkıcam” diyodu, astronot olacakmış kendisi. Sevdalıymış çünkü gökyüzüne, yıldızlara. Velhasıl fezaya.. Değiştiriyordu fikrini. Gökyüzündeyken ayakları, yere basıyordu bi anda. Kareografist olcam ben diyodu, ama anlamıyodu kimse. Zaten genelde yaşıtlarının kullandığı kelimeleri kullanmazdı. Farklıydı, yaşıtlarından. Olgundu daha doğrusu. “Dans şeyleri yapcam yani, ben belirlicem nası dans edilceni falan” deyip açıklıyordu sonra durumu. Çok çok küçükken polis olucam diyordu. Önünde “police” yazan bi motoru vardı hatta, ön tekerinden pedallı. Bilmiyordu önünde ne yazdığını. Büyüdü, İngilizceyle tanıştığında hâlâ o motora binebiliyordu. Epey minyondu çünkü; zorluk yaşamıyordu o motoru kullanmakta, o motora sığmakta. Kocaman çocuklar vardı çevresinde. Kendi yaşıtı olan çocuklar, ama kendinden bedence büyük çocuklar.
Un ufak olurdu kalbi bazen. Önemli bi' şey değildi her zaman kırgınlık sebebi. Ama hakim olamazdı kendine, üzerdi kendini. Gülerdi, saklardı böylelikle kırgınlığını. Ama yapamazdı her zaman. Bir asardı suratını, dünyası yıkılmışçasına. Her şeyi yok olmuşçasına.
Bedeni şekilleniyordu, dedim ya büyüyordu çünkü. İlerde nası bi kız olacağını bilmiyordu. Hayal ediyordu hep, saçlarını. İlerdeki okulunu. Hangi üniversitede ne okuyacağını. Uzaya çıkabilcek mi bunu düşünüyordu. Boyu böyle mi kalacaktı yoksa daha da uzayacak mıydı. Elma toplamak yoktu onun zamanında, uzamak için basket oynamalıydı. Ama sevmezdi ki basketi. Yoktu hiç ilgisi. Süt içerdi onca yıl, her sabah. Küçükken, demem o ki ilkokuldayken süt içtiğinde ağzının kenarında süt kalmamasına dikkat ederdi hep. Uyurken bi' fare gelir de yatağına, süt kalan yeri kemirir diye korkardı çünkü. Büyüdü, güldü bu düşüncesine. O yaşlarda çok mantıklı gelmesine rağmen..
Düşünürdü hâlâ ara ara. Küçükken nelere nası yaklaştığını, kime nası davrandığını. İnsanlara çabucak kanı ısınmazdı mesela. Büyüdü, aynı düşüncesini sürdürdü. Isınmazsa uzak dururdu hep insanlardan, duruyomuş da hâlâ. Büyüdü, fakat bazı düşünceleri hiç değişmedi. Sonra düşündü;
Aslında o değişmeyen şeyler düşünceleri değil, kişiliğiydi.
26 Eylül 2014 Cuma
2 Eylül 2014 Salı
Bilmiyorum Kapısı
"Zihnimin merdivenlerine erişmek çok mu kolay?" sorusu geçer aklımdan..
Fakat bunu yapmazsam da zihnimi bilgi almaya kapalı bi kutu haline getircemi sanar, korkarım. Zihnimi düşünmelere kapattığımı sanıp, yine korkarım. Çünkü insanın zihnini kapatması felaketlerin en kötüsü sanki.
Bak gördün mü aynısı oldu yine. "Sanki" dedim. Tıpkı cümlelerimin çoğunda "belki" diyişlerim gibi. "Acaba?" sorusunu pek çok kez soruşum gibi kendime.
Bendeki bu tutum neyden ileri gelmekteydi ki?
Çünkü emin olmalı insan kendinden, düşüncesinden. Onları tamamiyle bırakmıyorum tabiiki. Ama karşımdakine doğruluk payını fazlaca mı bırakıyorum? Bak, ben yine emin olamadım.
Olayı size bıraktım.
Yada başka bi deyişle:
Topu size attım.
Saygılar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
