18 Mayıs 2021 Salı

Varoluşsal

Nasıl devam ettirmek istersin başlığı? Kimisi kriz diye devam ettiriyor, ben emin değilim.

Bir gün ölüp gideceğim gerçeğini, bu dünyada beni son tanıyan kişinin ölene kadar tanınacağım düşüncesini zihnimden atamıyorum. Dahası bunu düşündükçe düştüğüm dipsiz kuyudan kendimi çıkarmaya çabalıyorum. 

Öldüğünde biter mi sonsuza kadar? Kaybettiğimden beri* bu düşüncedeyim. Neden vardı bilmiyodum zaten, doğuştan verilmişti, ben seçmemiştim. Bazı default ayarlar, lokasyona göre değişiyor.


Her gece o aynı anlamsızlık çöküyor gözümün önüne.

"Herkes uyumuş,

TV açık bırakılmış,

Dünyada kimsenin, o çekyattan* haberi yok,

Herkes kendi telaşesine giderken,

Birileri ölmüş."


Sonra yaşlıları düşünüyorum, orta yaşlılar da yaşlıdır. Sonra yine her gece aynı soru dönüp duruyo;

 "Bi' ömür ne için yaşadın?"

Yüzüne soramadım tabi onun, kendime yönelttim soruyu. "Bir ömür nasıl yaşayacaksın?
Her şeyin* gittiğinde yanından, sen ne bok yiceksin? O her şey bitince, sen nasıl kafayı yemeden duracaksın?"

Kafamda çokça cevaplayamadığım soru var. Genç yetişkin olan ben, yaşlanmadan bu soruları çözmek istiyorum. Sorularımın cevabını, sonsuza kadar sadece 1 kişi versin istiyorum.

8 Ocak 2021 Cuma

Döktüm İçimi, Uzun Zaman Ardından

Düzeni çok severim. Düzenbazları değil.

Sabah&akşam defne sabunuyla* yüzümü yıkar, kremimi sürerdim. Bir süre cildim parladı, farkettim.

İşe gitmeden ve hemen sonrasında yine gelir gelmez parfümümü sıkar, mis gibi kokardım. Herkesin bi "benim parfümü" vardır, ben hala kendime ait o parfümü bulamadım. Benimkiler hep geçici. Benzetme yapmak istedim, ama geçici olan pek çok şey var. Saf mutluluk ve biriktirdiğin güzel anıların dışında.

İşe gider, ayaklarım ağrırcasına çalışırdım. Ağrıdan uyuyamadığımı hatırlarım bazı günler. O kadar yorulurdum ki gün yetmezdi, günü yettirmek için daha da planlı olurdum. Plan zaten benim tanrım. Planlama defterlerine taparım.


İş çıkışı Starbucks'a gider, Fransızca çalışırdım. Özenle doldurduğum turuncu defterim, neredesin? Aklımda olduğun kesin ama dilimde değilsin. Zamanı planlamakla zaman öldürmek kardeşler.
Bir yanda keyfim yettiğince How I Met izlemece, ama İngilizce altyazılı. Fiyakalı.

Kimi iş çıkışları birkaç kız buluşması, kafa dağıtmacası, mağaza dolaşmacası. İyi gelirdi, güzel günlerdi, şeyden önceydi.

Nadiren kafam güzel olurdu demek isterdim. Bir klişe olarak kafam çoğunlukla güzeldi, 70%'i saflıktan oluşuyor. 30%'u mümkünse üstünde çiçekler çevresinde şekerlerle kaplı saf karışımlarla* dalgalanan nöronlarla kaplı.

Şeyden önce böyle güzel bi düzenim vardı, bilirsiniz işte. Bizi Mart'ta yakaladı, süründürüyor. Oysaki Mart kutsaldır, benim kutsalım.


Yorgunluklarım değişmedi, şeyden önce de çok yorgundum. Şikayetçiydim. Bir keresinde metro istasyonunda kedi seviyorum diye güvenlik uzaktan beni uyarmıştı. Oradan kalkmazsam daha büyük kişileri arıyıp beni kaldırtacakmış. Kalkmadım. Telefonda birilerini aradı, belki de karısını aldattığı kadının tekiydi? Bir keresinde de başka bir metro istasyonunda yedim uyarıyı. Uzun süredir burada oturduğum için insanları rahatsız ediyormuşum. İnsanların acelesinden beni görecek zamanları yoktu ki, onlar yürüyen bantta koşuyolardı. Yine de kalkmadım, alerjiden hapşırdım.

Yetmiyordu, zaman  ve para. İnsanlara da yetersiz geliyorsun zaten. Çünkü daha iyisi hep var. Mutlu olduğum şey düzenim, ve düzenimi oluşturan o mükemmel elementlerdi. İnsan olarak.

Bukowski okuyorum şu sıra. Değer önceliklerim değişiyor, değer kavramım hep aynı. Daha önceden milletin ne dediğine çok takarken, sonraları sadece mantık bulmaya çalıştım. Bu dönem geçtiği için kendime teşekkürler. Çünkü  ilerledim, moving on. Bazen mantık olmuyor, çünkü insanların kendisinde mantık bulunmuyor. Biraz daha saldım ipleri anlayacağın. "Aferin kız" demek istiyorum kendimi karşıma alıp. Sonra şunları ekliyorum, omzuma dokunduruyorum "büyüyorsun he, akan zamanın içinde göremiyorsun belki. Ama bak gördün mü, ben hep yanındayım senin. Büyüdüğünü görüyorum, seni izliyorum. Seni izlememden rahatsız olma, seni eskisi gibi yargılamayacağım. Burası senin güven alanın." 

Konuştuğum kişiler kısıtlı. Ben seçtim bunu. Evet yine klişe olmam gerekli, kendimle yaptığım konuşmalar sonucunda bu kanıya vardım. 

Hiç aklıma gelmeyecek şeyler yaptım. Sarhoş oldum! Şahsiyet'i bitirdim. E-kitap okudum, o meşhur kitap dokusu etkisini yakalamak için iPadimi gece moduna getirip highlighter* bir kalem hazırladım, rengini kendim seçtiğim. Aylarca ertelediğim kil'den aksesuarlar yapmaya başladım. Hata yapmaktan korkuyorum. O küpe kötü olsa sıçacağım. Yani mükemmel olmazsa diyorum, kimin mükemmeli olduğunu tartışalım, buna ihtiyacım var. Bu galiba çocukluk sorunu, ama çocukluğun ta kendisi değil. Bu konuda da büyüdüm* Artık konular değil ben büyüyordum. 


Eski bloglarımı hatırlıyorum, kabul edemediğim çok konu ve davranış vardı. Artık o kadar yok, filtre meselesi. Bir de dedim ya bir kısmı salınmış durumda, insanlar da değişiyor. Sanırım artık iyilikler* görüyorum. Pişman değilim eski bloglarımdan, Geleceğime notlar bırakıyorum gibi, geleceğimdeki benle konuşuyorum. 

Ölümü düşündükçe üzülüyorum. "Korkunç olan ölüm değil, yaşanan yada yaşanamayan hayatlardır." demişti. Ben daha o hevesle paketini açtığım 2020 ajandamı bile kullanamadım ki.



1 Temmuz 2020 Çarşamba

Zor Olanı Seçmek

“Sizce bir birey başına ne gelirse doğduğu, büyüdüğü, arkadaş edindiği, dilini konuştuğu ve her köşesini bildiği ülkesini bırakma noktasına gelir?’’


Çok mu zordur bir otobüs mesafesindeki bi cafede istediğimiz kahveleri, istediğimiz tatlıları sevdiklerimizle yemek?

Zor mudur evin önünde, veya herhangi bir sahil kenarında sandalyemizi atıp sabahlara kadar konuşmak, kendi dilimizde kendi espirilerimizle,
Bir kahvaltı sofrasında, yada bir akşam yemeğinde,
Günün en güzel saatinde bir piknik örtüsünde, gün batımına doğru buluşmak.

Oysaki 25 senedir ayrılmadığım, hemen her sokağını bildiğim, metro çıkışlarını ezberlediğim şu şehirde,
Şişhanede bir köşede, Osmanbey'de bir sokakta karşıma bir arkadaşımın çıkma ihtimali ile yaşamak varken, karşılaşıp sarılıp dalga geçebilecekken en kolay dilim*de..

Nedir bir insanı yaşatan?
Komşuların, arkadaşların, sımsıcak bir yaz günü hayalindeki o balkona attığın bir iki sandalye ile ama en sevdiklerinle yaptığın hoş sohbetlerin,
bitmesini istemediğin ve bitmek bilmeyen günleri paylaştığın, bir yürüme mesafesindeki dostların,
kendi ellerinle yarattığın, yada kendin seçtiğin ailen.

Şu sıra, kopmak çok zor geliyor, hayatların tamamen ayrılması ve herkesin kendi hayatının olması gerçeği* Bunu kabullenmek çok zor, bu kalp için çok ağır.

Dizilerde, animelerde yaşamak daha kolay. Oysaki onların acılarının da bizimkilerden farkı yok, ama gerçek mi, işte değil. Yine de kendini gördüğün o sahnede gözyaşlarının tutamadığın zamanlar olmadı mı. Neredeyse sözleri olmayan bi şarkı, gün boyu kaç kere kalbimi dağıttı, kaç kere boğazımı düğümledi, sayabilir misin?

5 sene sonra kimlerle görüyosun kendini? Sen neredesin, yanında olmasını istediğin kişiler nerede ola ki? Ölümün kapıda olduğu, onca şeyi sığdıramadığımız, becerebilirsek 80 yıl yaşayabileceğimiz minik hayatımıza konumsal mesafelerimizi koymak, dünyanın bir ucunda olmak ve bu düzeni oturtmak hayali, şu sıra bu kalp için neden böyle ağır.


Kaç km'dir insanın kalbini acıtan? Kaç olunca çok, kaçta kalınca azdır rakamlar?



İşte budur, zor olanı seçmek zorunda kalma sorunsalı.

11 Aralık 2019 Çarşamba

y i r m i b e ş

Artık senede 1, belki 2 blog yazdığım zamanlardayım biir süredir.
22'den beri kendimi hiç eskisi kadar genç* hissetmediğim bir üzüntüdeyim.

Büyüyorum.

5 sene önce yulafa saman olarak bakarken, şimdi haftada en az 1 kere yemeye çalışıyorum.
Yeşilçay içiyorum, milkshakeler içmek varken.
Öneliklerimi değiştiriyorum, yürüyüş yapmak normalde anlamsız gelirken her adımımı belirli tempoya tutturuyorum.
Normal*leşiyorum, normal çizgim bile farklıyken.

-Just for now-

-biliyorum, kişisel gelişim kitabından fırlamış gibi duracak ama, ben son senelerde en çok kendime şefkat gösterebilmeyi öğrendim. Yeri geldi kendime acıdım, yeri geldi kendime sarıldım*

30 Nisan 2019 Salı

Re-again




HIMYM..
Kaç kez izledim, kaç kez 9 sezonu yeniden bitirdim sayamadım.

Baş karakterlerle o kadar bağ kurdum ki onların ölebileceğini bile düşünmedim çok uzunca bir süre. Bir gün Mac Laren's'ta buluşma ümidi kurdum, sonra stüdyo olduğunu öğrenip hayalimi yıktım.
O genç, enerjik, umutsuz, heyecanlı; yani hayatın her anında olabilecekleri hallerini yansıttıkları yüzleri artık yok. Kaz ayakları oluşmuş, saçları beyazlamış, sakalları beyazlamış.. Nerdeyse Ted amca diyeceğin yaşa gelmişler. 

Ama onların dizideki o hallerini görüyorsun ya yeniden, sanki hep 2012’deymişsin gibi, üstünden 7 yıl geçmemiş gibi. Allyson Hannigan’ın 2 çocuğu yokmuş gibi. Barney’in kocasıyla olan bir fotoğrafın yüzündeki kırışıklıklar hiç oluşmamış gibi. 


Keşke hep, hep hayatın belli noktalarında pause-save butonumuz olsa da şöyle anıları kaydedip yer yer baksak hafızamızda. Ama durmuyo ki işte, elinde olmayan bir akış var. Sadece kendini kaptırmak zorunda olduğun,yer yer yönünü değiştirdiğin ama hiç durduramadığın o akış. Sonunu kabullenmeme şansın da yok. “Ne diceksin? Hayır ben ölimcem hadi bakalım” mı diyeceksin? Şunu kabullenmeme şansımız olsa, birileri bize bu zamana kadar ölüm hakkında bildiklerimizin yanlış olduğunu söylese işte keşke. Onlar hep bi yerlerde duruyolar ama sadece başka bi boyutta deseler. İspatlansa..

Evet korkuyorum şu sıra, boşluğum*dandır belki endişem. Yerine dolduracak bir düşünce bulamadığımdan henüz..

31 Aralık 2017 Pazar

***sekiz

Bu sene, yeni yıldan hiçbir şey beklemiyorum.
2016’dan bir mezuniyet bekliyordum,
2017’de bir iş.
2012’de ilk bağımsızlığım ve yine mezuniyet.

Ama 2018?
2018’den kocca bir hiç bekliyorum. Bana vermeyeceği şeyler için kızgın değilim ama bi şey versin diye de beklemiyorum işte.

Geçen sene yeni yıla merakım 70% seviyesindeyken, bu yıl 20%’ye bile zar zor geliyor.
Artık büyüdüm mü?
Belki de çok güzel geçecek, daha da bağımsız olacağım ama yeni yılda..
Yine de bana üzüntüyü anımsatıyorsun 2018.

Belki de bu sebeple,
Tek beklentim kendimden: "Bu sene iyi bir insan olmak istiyorum."
İyi, hesapsız, ağrısız.

22 Aralık 2017 Cuma

Nereye Gider Bu Yol?

Kime anlatsam, kimle duygumu paylaşsam boş boş bakıyor.

Kimisi zaten dinlemiyor, kimisi dinledikten sonra kendi kafasındaki başlığı konuşuyor. Kendi boşluğunu dolduruyor. Oysaki dinlese zaten ben de ona öneride bulunacağım ama nasıl davranırsam davranayım boşa çıkacağını biliyorum. Denizde boşuna çabalayan amatör yüzücüler gibi.


Bu cümlenin devamında "ama ben iyi bir yüzücü olacağım" diye devam etmeyeceğim. Çünkü ben o dalgalarda yüzen biri olmak istemiyorum. Ben olsam olsam bir deniz feneri olurum, kendi dışında her yeri aydınlatan.

21 Temmuz 2017 Cuma

O, Death

-Bu postun teması Ölüm'dür.. -Kaybedilenler anısına-

Fargo'nun 2.sezonunda bir adam, ölümünü beklerken dinlemişti şu şarkıyı: O Death.

"O, Death. Won't you spare me over 'til another year."

Bu şarkıyı dinlediğimde, dalga geçtiğimi sanardım ölümle. 20'li yaşların cahilliğinden olsa gerek. Yada bu zamana kadar pek kayıp yaşamamış olmamdandır belki. Ama gerek Dexter'ın 4.Sezon 12.Bölümü'nde, gerek bugün Chester Bennignton'ın ölümü ile yüzüme çarpılıp duruyor bu kavram. Kader bunu göreceksin ve alışacaksın dercesine gözüme sokuyor.

Bir daha dönmemek, bir daha görüşememek üzere gitmesi birinin. Konuşma ihtimalinizin olmaması hiç. Elinde kalan birkaç ses kaydı, birkaç fotoğraf; onla veya sadece onun olduğu.. Dokunabildiğin şey artık onun eli değil, fotoğraftaki bir görüntüsü sadece.
Belki hediye ettiği bir kitap; belki sana yazdığı bir şarkı, veya sana hediye ettiği..

Bir düşüş, yok oluş bu. Alışamadım ben bu'na.
Sen/ben -adına ne diyeceksen artık- normal hayatımızı yaşarken, zorluklarımızda boğuşurken, yada belki de birini sevindirirken biri/birileri hayatına son veriyor.
Güzel veya kötü bir gün geçiriyorsun, eve gidiyorsun ve birinin ölümünü öğreniyorsun. Hatta belki bi de bunu haber vermen gerekiyor diğerlerine..

Dexter'daki ölüm bir cinayetti. Kurguydu, ama bu bir gün gerçekleşmeyeceği anlamına gelmiyor işte. Ölüm, ölüm ya işte..
Chester ise bir intihar.
2 gün önce Rock'n Coke'u konuşuyoduk. Büyüyünce Rock'n Coke'a gideceğimin hayalini kuruyordum. Büyüdüm, Linkin Park'ın solistinin intiharını öğrendim.
Yani çok üzülerek In the end, it doesnt even matter..

Chester Bennington'ın arkasından kalan ona sosyal medyadan seslenmeye çalışan, onun göremeyeceğini bildiği halde ölümünü kabullenemeyen insanların son çırpınışları. Neden diye bağırasım geliyor benim ise. "NEDEN BUNU YAPTIN?!" desem bir cevap alacağım ya sanki..

Kısaca,
22 bana ölümü öğretiyor. Daha kötülerini görmemek temennisiyle..

B.

9 Temmuz 2017 Pazar

İmdat?


Hakan Günday'dan Kinyas ve Kayra okuyup, Dexter izleyip, Jehan Barbur'un yeni albümünü dinliyorum şu sıra. -"

Bir tınısı var..

Siz hiç bir notanın sizden yardım istediğini düşündünüz mü? Jehan Barbur'un Uç şarkısını dinlemeden önce belki ben de düşünmemişimdir.

"Gidersem senden öteye tuttuğum yerim kırılıyor..
Bitersen benim dünümde, aldığım nefes dağılıyor.."

Ve yardım isterken karşılıksız karşındakini düşünmek?

"Kapımı açtım sana,
kolayca uç, uç, uç.."

Bir yardım bekliyo. Hep aynı yerden, ama o beklediği yerden hiç gelmeyecek o yardım. Kaç defa daha deneyecek?
Sanırım bi daha hiç.

Artık tek bildiği, tek çözümün çekip gitmek olduğu. Çünkü aynı dilde, onun/onların cümleleriyle konuşsan da anlamıyorlar.
Anlamayacaklar. 

"İnsanlar beyinlerini uyuşturma yöntemlerine göre sınıflara ayrıldılar. Hepsi kendini kandırdı. Benim kandıracak kimsem yoktu. Çünkü kanmış olarak doğdum." -Kinyas ve Kayra

İşte beni anlatan asıl söz bu.

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Tahammülsüzüm


Yaklaşık 6 senedir, ama baskın olarak 1 senedir olmak istemediğim yerdeyim. Olmak istemediğim ülke, olmak istemediğim şehir. İletişim kurmak istemediğim ama zorunda olduğum insanlarla. Ve sürekli henüz hiç gitmediğim bir başka şehri özlüyorum. Buna Almancada Fernweh deniyor-muş, benim durumumu özetleyen kelime: Fernweh.

Her şeyin yeteri kadar gözüme battığı şu dönemlerde bir de üstüne saçma saçma insanlar ve iğrenç bir çevre biniyor.

Ben her gün yolda bok, geceden kalma kusan insanlar ve tükürük görmekten; çevremdeki inşaat atıkları yüzünden ayakkabıma kum dolmasından bunalmış bir haldeyim.
Sandaletlerime doluşan kum, ancak bir sahilde gıdıklamalıydı ayaklarımı.

Her gün bilimum bencil, kendine müslüman insanlarla aynı otobüse binmek, aynı yolu çekmek her gün biraz daha tahammül sınırlarımı düşürüyor; beni giderek tahammülsüz bir insana dönüştürüyor. Gerek yaşımdan gerek cinsiyetimden kaynaklı saygı görmeme halleri bu durumu iki-üç katına çıkarıyor. Ve insanlara ne kadar kibar davranırsam onlar bana bir o kadar kaba davranıyor; en azından bu km2'ler için bu durum böyle. Ben de bugünden itibaren kibar/hoşgörülü davranmama kararı aldım.

Bu zamanlardaki durumumu bu iki alıntı cümle gayet iyi özetliyor:

"Ziyaret etmek için güzel, terk etmek için daha güzel bir şehir."
"Sanki ben hariç herkes kafayı bulup çok eğlenmiş ama sonra herkes gelip benim evime kusmuş gibi hissediyorum."