12 Ocak‘tan beri post atmıyorum. Neden? Çünkü ağzımı açtığım an,
kelimeler döküldüğü an “hiçbi şey değişmeyecek” diyorum içimden. Ya da okuyanlar
“zaten biliyoruz bunu, farklı şeyler sun bize” desin istemiyorum. Farklılıkları,
farkındalıkları ortaya koymak istiyorum. Ve susuyorum, bir süreliğine. Çünkü Freud’un
tabiriyle kusmak lazım. Baca temizliği lazım.
İçimizi acıtan, bitmek bilmeyen gündem bir yana; bireysel
yaşantılarımız bir yana savuruyor bizi. Mesela bi’kaç insan tipi var. Şu her
ortamda gördüklerimiz. Muhakkak işi size bırakmamaya uğraşan, hatta ondan
ziyade sizin bir şeyler gerçekleştirmenizde bir şekilde önünüze taş koyanlar. Bu insanlar her yerde çıkar karşımıza. Ailede,
lisansta, yüksek lisansta, iş sektöründe.. Listelemek istesek yetmez virgüller,
kavramları ayırmaya. Sözüm ona bu
insanlar kendi taşlarıyla bir denizin dibinde olacaklar. Sözüm ona, dibi
boylayacaklar. Ama bugün, ama yarın. Sadece baca temizliği gereğince değinmek
istedim bu konuya. Bir sonraki paragrafla alakalı olamayışı bu sebeple yani. Hatta
hiçbi paragraf birbiriyle alakalı değil ki diye düşünseniz de şaşırmam.
Kavgalarımız var, tartışmalarımız. Bitiremediğimiz,
bitmeyen. Bitmicek de hani. Dışarıyla olan kavga bitti dicez, kendimizle
kavgamız başlicak. Bir karar verirken yicez içimizi. Distopya olsun diye
demiyorum bunları. Sadece, farkındalığı olan insanlar bunun bilincinde. Demek istemem
sadece bundan.
Hani önceki postlarda bahsetmiştim ya. Şu içimizi yiyen
kurt. Bitmicekler. Alışmak gerek -sadece söylerken kolay-, bitmicekler. Şimdi ben bu satırları yazıyorum
ya; evimde, laptopumla. Yanımda öyle kahvem falan yok. Evet çok severim ama o
klişe sahne gelmesin yani gözünüzün önüne. Yarım litrelik bir su. Şu sıra
tükettiğim yegane sıvı. Şu sıra bi verimsizlik var. Çevrede, hobilerimde,
düşüncelerimde. Paragrafların sözüm ona “alakası” bu sebeple. Bakalım ne kadar
daha gidecek bu verimsizlik. Bu verimsizlikten sonra elbet bi kırılma noktası
gelecek. Ama bakalım ne zaman.. Saygılar..