29 Mart 2015 Pazar

"Istırap"


Geçenlerde bi kedi tarafından tırmalandım, hayatımda ilk kez. Sonra elimde uzunca bir yara oluştu. Çizimler yapıyodum şu sıra. "Bu yarayı bi desene dönüştürebilirim" dedim ve o esnada yıllar önce bir yerde okuduğum şu yazı aklıma geldi. Sizinle paylaşmak istedim:


"Istırabını bırakmaktan, ıstırabını saadete dönüştürmekten seni kim alıkoyabilir? -Hiç kimse. Bir hapishanede bile olsan, mahkûm edilmiş, zincirlenmiş.
Hiç kimse seni mahkum edemez. Senin ruhun yine özgür kalır.
Elbette son derece sınırlı koşullardasındır. Ama bu sınırlandırılmış durumda bile bir şarkı söyleyebilirsin. Ya çaresizlik gözyaşlarıyla ağlarsın yada bi şarkı söyleyebilirsin.
Ayağındaki zincirlerle bile dans edebilirsin; o zaman zincirlerin sesi bile bi anlama sahip olacaktır."



21 Şubat 2015 Cumartesi

Baca Temizliği

12 Ocak‘tan beri post atmıyorum. Neden? Çünkü ağzımı açtığım an, kelimeler döküldüğü an “hiçbi şey değişmeyecek” diyorum içimden. Ya da okuyanlar “zaten biliyoruz bunu, farklı şeyler sun bize” desin istemiyorum. Farklılıkları, farkındalıkları ortaya koymak istiyorum. Ve susuyorum, bir süreliğine. Çünkü Freud’un tabiriyle kusmak lazım. Baca temizliği lazım.
İçimizi acıtan, bitmek bilmeyen gündem bir yana; bireysel yaşantılarımız bir yana savuruyor bizi. Mesela bi’kaç insan tipi var. Şu her ortamda gördüklerimiz. Muhakkak işi size bırakmamaya uğraşan, hatta ondan ziyade sizin bir şeyler gerçekleştirmenizde bir şekilde önünüze taş koyanlar.  Bu insanlar her yerde çıkar karşımıza. Ailede, lisansta, yüksek lisansta, iş sektöründe.. Listelemek istesek yetmez virgüller, kavramları ayırmaya.  Sözüm ona bu insanlar kendi taşlarıyla bir denizin dibinde olacaklar. Sözüm ona, dibi boylayacaklar. Ama bugün, ama yarın. Sadece baca temizliği gereğince değinmek istedim bu konuya. Bir sonraki paragrafla alakalı olamayışı bu sebeple yani. Hatta hiçbi paragraf birbiriyle alakalı değil ki diye düşünseniz de şaşırmam.
Kavgalarımız var, tartışmalarımız. Bitiremediğimiz, bitmeyen. Bitmicek de hani. Dışarıyla olan kavga bitti dicez, kendimizle kavgamız başlicak. Bir karar verirken yicez içimizi. Distopya olsun diye demiyorum bunları. Sadece, farkındalığı olan insanlar bunun bilincinde. Demek istemem sadece bundan.
Hani önceki postlarda bahsetmiştim ya. Şu içimizi yiyen kurt. Bitmicekler. Alışmak gerek -sadece söylerken kolay-, bitmicekler. Şimdi ben bu satırları yazıyorum ya; evimde, laptopumla. Yanımda öyle kahvem falan yok. Evet çok severim ama o klişe sahne gelmesin yani gözünüzün önüne. Yarım litrelik bir su. Şu sıra tükettiğim yegane sıvı. Şu sıra bi verimsizlik var. Çevrede, hobilerimde, düşüncelerimde. Paragrafların sözüm ona “alakası” bu sebeple. Bakalım ne kadar daha gidecek bu verimsizlik. Bu verimsizlikten sonra elbet bi kırılma noktası gelecek. Ama bakalım ne zaman.. Saygılar..

12 Ocak 2015 Pazartesi

Nöbetler

Bir günde içimizdeki yüzlerce kavgayı gün sonunda bir türlü susturamıyoruz dimi. Milyon, bin sayısalları abartı olur belki ama yüzlerce gelgiti nasıl halledicez. Bu kavganın sonunda -şayet sonlandırabiliyosak- bir somutkanlık kaplıyo ki yüzümüzü; kimse değmesin, dokunmasın bizlere o an. Çünkü dokunanı yakıyoruz sözlerimizle. Ağzımız birer mancınık oluyo adeta, içerisinde koca bir ateş topu barındıran..
Sonra bu somurtkanlık nöbetleri bitiyor, ağlama nöbetleri başlıyor bu kez. Yalnız başına, kimsenin duymadığı, kimsenin duymasını istemediğimiz nöbetler. Bazen evde yalnız olmayı bekleyip ağladığımız, bazen odamıza çekilip ev ahalisinden uzaklaştığımız. Bazen de toplu taşıma araçlarında dahi tutamadığımız gözyaşlarımız. Bu kez kaçamamışızdır insanlardan, aynı zamanda gözyaşımızdan.. Tek kaçışımız sessizleşerek olacaktır anca. Gözyaşlarımız yanaklarımızdan inerken zorluk çekmez bu kez, sessizlikle büzdüğümüzden dudaklarımızı. Rahata kavuşur mu ruhumuz bilmem ama..

26 Eylül 2014 Cuma

Küçük Bi' Anektot

Kavgası “neden o oyuncağı almadın ki” kavgası değildi artık. Ya da annesi onu ödüllendirecek mi değildi beklentisi. “Neden böyle oluyor?”du sorusu. Daha iyi olabilmek için kavgalıydı, kendiyle. Büyüdükçe, kavgası da büyüyordu kendiyle.

Büyüyordu, büyümeyi öğreniyordu. Zordu, karşısına çıkan şeyleri garipsememesi gerekiyordu bazen. Korkardı, ama belli etmezdi kimselere. Bazen geçiştirir bazen sakinleştirirdi kendini. Gelecekle ilgili kaygıları, soruları vardı içinde. “Ben nası olucam” diyordu, “gelecekte.” “Ben uzaya çıkıcam” diyodu, astronot olacakmış kendisi. Sevdalıymış çünkü gökyüzüne, yıldızlara. Velhasıl fezaya.. Değiştiriyordu fikrini. Gökyüzündeyken ayakları, yere basıyordu bi anda. Kareografist olcam ben diyodu, ama anlamıyodu kimse. Zaten genelde yaşıtlarının kullandığı kelimeleri kullanmazdı. Farklıydı, yaşıtlarından. Olgundu daha doğrusu. “Dans şeyleri yapcam yani, ben belirlicem nası dans edilceni falan” deyip açıklıyordu sonra durumu. Çok çok küçükken polis olucam diyordu. Önünde “police” yazan bi motoru vardı hatta, ön tekerinden pedallı. Bilmiyordu önünde ne yazdığını. Büyüdü, İngilizceyle tanıştığında hâlâ o motora binebiliyordu. Epey minyondu çünkü; zorluk yaşamıyordu o motoru kullanmakta, o motora sığmakta. Kocaman çocuklar vardı çevresinde. Kendi yaşıtı olan çocuklar, ama kendinden bedence büyük çocuklar.


Un ufak olurdu kalbi bazen. Önemli bi' şey değildi her zaman kırgınlık sebebi. Ama hakim olamazdı kendine, üzerdi kendini. Gülerdi, saklardı böylelikle kırgınlığını. Ama yapamazdı her zaman. Bir asardı suratını, dünyası yıkılmışçasına. Her şeyi yok olmuşçasına.


Bedeni şekilleniyordu, dedim ya büyüyordu çünkü. İlerde nası bi kız olacağını bilmiyordu. Hayal ediyordu hep, saçlarını. İlerdeki okulunu. Hangi üniversitede ne okuyacağını. Uzaya çıkabilcek mi bunu düşünüyordu. Boyu böyle mi kalacaktı yoksa daha da uzayacak mıydı. Elma toplamak yoktu onun zamanında, uzamak için basket oynamalıydı. Ama sevmezdi ki basketi. Yoktu hiç ilgisi. Süt içerdi onca yıl, her sabah. Küçükken, demem o ki ilkokuldayken süt içtiğinde ağzının kenarında süt kalmamasına dikkat ederdi hep. Uyurken bi' fare gelir de yatağına, süt kalan yeri kemirir diye korkardı çünkü. Büyüdü, güldü bu düşüncesine. O yaşlarda çok mantıklı gelmesine rağmen..

Düşünürdü hâlâ ara ara. Küçükken nelere nası yaklaştığını, kime nası davrandığını. İnsanlara çabucak kanı ısınmazdı mesela. Büyüdü, aynı düşüncesini sürdürdü. Isınmazsa uzak dururdu hep insanlardan, duruyomuş da hâlâ. Büyüdü, fakat bazı düşünceleri hiç değişmedi. Sonra düşündü;


Aslında o değişmeyen şeyler düşünceleri değil, kişiliğiydi.

2 Eylül 2014 Salı

Bilmiyorum Kapısı‏

Düşüncesinde/savında kesin bi şekilde konuşan insanlara hayranım. Ben mesela onlardan değilimdir nedense. Hep şüpheyle yaklaşırım kendi düşüncelerime bile. Bakarım bi bug var mı diye. Açık/hata yani. Düşüncemde bi hata var mıdır ona bakarım. Femtosaniyeler geçer ve "Aa" derim. "Sanırım yanlış düşündüm." Ama sonra üzülürüm. Kendi düşüncemi bi anlığına bile olsa nası terkettim diye. Zihnime nası ihanet ettiğimi sorgularım, daha da üzerim kendimi.
"Zihnimin merdivenlerine erişmek çok mu kolay?" sorusu geçer aklımdan..
Fakat bunu yapmazsam da zihnimi bilgi almaya kapalı bi kutu haline getircemi sanar, korkarım. Zihnimi düşünmelere kapattığımı sanıp, yine korkarım. Çünkü insanın zihnini kapatması felaketlerin en kötüsü sanki.
Bak gördün mü aynısı oldu yine. "Sanki" dedim. Tıpkı cümlelerimin çoğunda "belki" diyişlerim gibi. "Acaba?" sorusunu pek çok kez soruşum gibi kendime.
Bendeki bu tutum neyden ileri gelmekteydi ki?
Çünkü emin olmalı insan kendinden, düşüncesinden. Onları tamamiyle bırakmıyorum tabiiki. Ama karşımdakine doğruluk payını fazlaca mı bırakıyorum? Bak, ben yine emin olamadım.
Olayı size bıraktım.
Yada başka bi deyişle:
Topu size attım.
Saygılar.

12 Ağustos 2014 Salı

Tutku(n)

Herkesin bi tutkusu vardı. Herkesin. Kimisi baykuşa tutkuluydu, kimisi kitaplara. Kimisi delicesine filmlere. Peki ben? Peki sen? Nerdeydim ben? Nerden geldim ben? Benim tutkunu olduğum şeyler böylesi görsele dayalı değildi ki ama.

Düşünmeye tutkundum ben mesela. Hayrandım denize. Hayrandım, alıp başımı gitmelere. Denizle konuşmaya. Okul çıkışlarımda kendimi denizle başbaşa görmeye tutkundum mesela. Hasret kalamazdım denize, kahveye.

Çok somutlaştıracaksam illa tutkuyu, kahveye tutkundum mesela. Hem de nası. Ama kahve konusundaki en büyük tutkum, farklı farklı kahveler denemekti. Yani yine öylesi somut bir durum yoktu aslında. Benim tutkularım hep duygulardı, aşikar. Keza bu iki örnekte de bunu gördük.

Duygulara, hissetmelere doyamıyorum ben.

Deniz konusunu somutlaştıracaksak bu kez de, maviye tutkuluyum diyebilirdim. Alabildiğine mavi. Her tonuyla, saflığıyla bazense. Ama son zamanlarda o kadar çok 'mavici' çıktı ki.. Edebiyattaki mavicilerin gerçek anlamda kimler olduğunu bilmeyenler o kadar çok 'maviyle' ilgili şiir paylaşır oldu ki. Ha bi de bunu alıntı yapmadan kullananlar oldu, kendi sözleriymiş gibi sanki. Yani daha Ece Ayhan'ın erkek olduğunu bilmeyenler, mavici çıktı başımıza. Bu da başka bir tartışma konusuna girer ya, neyse diyelim. Demem o ki ahval, tekdüze bi hal almaya başladı. O yüzden şu sıra "mavi tutkunuyum" demek bana "ben pop seviyorom" demekle eş değer geliyo. İşbu yüzden paragrafın ilk cümlesinde "diyebilirdim" dedim. Kırdıysam, üzgünüm pop severler.

Karikatürler var bi de mesela. Ne çok severim. Çokça severim. Ama tutup da her yeri karikatürle donatmam. Ama toplumda, karikatürleri anmayı severim. Yiğit Özgürcüyseniz hele, bilirsiniz toplumda çok malzeme çıkar. 'Yabıjtır' derim mesela, 'beyle' derim, "nögötöf ölöktörök ölöyöröm" derim. Yaşarım yani karikatürü.

Güneş mesela. Herkesin yüzünü çevirdiği anda benim yüzümü döndüğüm.. Yüzümü, içimi ısıtan o mükemmel ateş parçası. Tutkum, içime bıraktığı o sıcaklığı işte. Tutkum, sıcaklığı hissetmek.

Bi de ben bi şeyin tutkunuysam onu somut olarak dozunda bırakıyorum hep, farkettim de. Bıkarım çünkü. Bu kadar somut olursa bıkardım, biliyodum. Azalan verimler kanunu söz konusu çünkü. Tez ayrılık meselesi anlayacağın. Futbol mesela. Çok severim. Ama çocukken her yere futbol topu stickerı yapıştırmak hoş olur muydu?  Yada şimdilerde futbol topu olan tişörtler giyseydim mesela?
I ıh. Olmaz.
Diyorum ya,
 benim tutkunu olduğum şeyler duygulardı. Hissetmelerdi. Bi futbol maçı izlerken hissettiğim o şey. İşte benim tutkum. Veya denizi bulduğumda içimdeki o duygu. Yeni bi kahve deneyimlediğimde bende bıraktığı o tat.. İşte bendeki tutkular.

Bi de 'tutku'yla ilgili değinmek istediğim bir nokta daha var ki o da şudur; aslına bakarsan bu tutku halleri öyle zorlamayla da olmaz ki. İçinde varsa, çıkar ortaya. Yani Sokrates'in deyimiyle doğurtmayla. Bu kez bilgiyi çıkartmıyodu evet, ama içinde olanı doğurtuyodu şüphesiz.

Post, kendi iç aydınlanmamın size yansıyan küçük bi kısmıydı sadece. "Anladım ki" , "farkettim de" demelerimin de nedeni budur. Bu kız manyak mı demeyesiniz yani.. Kendi kendime soruyodum çünkü bi süredir. Kendimi, somut şeylere tutkun olmaya zorluyo gibiydim adeta. Belki de bu zorlamalarım bi süre daha devam edicek, bilmiyorum.
Ama bu 'aydınlanma'nın ürünü olarak anladım ki tutkular somut olmak zorunda değil!

Tutkular, herkese gösterilmek zorunda değil!


Not: *Postta "somut" ibaresini resmen gözünüze gözünüze soktum, mesaj açık. 7 kez kullanmışım, bir de üstüne saydım. Saygılar.

18 Temmuz 2014 Cuma

Kaybetme/Kaybolma Halleri

Bi ilişkiye girdiğinde yok "ben değişmem" , "neysem oyum" gibi cümleler ne demektir lan? Nası yani değişmem?! Hayatta en sevdiğin adam/kadın için değişmicem nedir ya! Ölçüsü olacak tabiki. Tabiki değişiceksin arkadaş! Yontucak seni, yontulcaksın. Yeri gelicek sen de onu yontucaksın. Strateji oyunu oynar gibi yapmicaksın ama bunu. Satranç oynar gibi değil bu işler. "Şöyle yaparsam böyle olur, bi dahaki hamlesinde bunu yapar" dersen kaybedenlerden olursun, tut bunu zihninde. Farkında olmicaksın bile iki tarafın da yontulduğunun. Zamanla olur o işler. Armutun zamanla olgunlaşması kaçınılmazsa senin de yontulman kaçınılmaz olacak. "Evet" diceksin, "olurum."
Zorlanıcaksın. Kaçarı yok, aşikar. Ama olacak arkadaş. Yontulmak zor eylemdir. Acılıdır. Bıçağı nası keskinse heykeltraşın, karşıdakinin hareketleri/tepkisi de o kadar keskin olabilir. Ama ortaya çıkan eser muazzamdır öyle değil mi? Uzun uzadıya bakar durursun. Bakarsın kendine, değişimini izlersin. Kolay ortaya çıktı zannederler. Ama görmezler ayrıntıları, zorlukları. Bi bakışta anlayamazlar öylece. Hele ki değişimin ne olduğunu bilmeyenler, işin büyüsünü hiçbi zaman anlayamazlar, anlayamicaklar. Zaman gerektirir çünkü, çaba gerektirir. Fedakarlıklar gerektirir yeri geldiğinde..

Tarumar olacaksın, tarumar olacak o da. Tutturacaksın ama ölçüyü, kaçırmayacaksın.
Bakıcaksın arkanda neleri bıraktığına. Onlayken hissettiğin mutluluk var ya.. O pes ettirmicek seni hiç. Avuçların onun avuçlarının yanında küçücük kalır da aptal bi gülümseme yayılır ya yüzüne.. Veya sadece yüzüne bakarsın ya öylece, konuşmadan. Ama "hayatımdasın iyiki" dercesine. O anları unutmicaksın işte, o gülümsemeyi hiç unutmicaksın.
Her zorlukta, her rampada.
Eğimler olacak. Çıkılması zor eğimler. Nefes nefese kalcan, nefesin yetmicek belki de. Yorulcan. Takatim kalmadı dicen belki de. Ama olmaz işte, demiceksin. Dersen pes edersin. 

Yani başa dönersek:
kaybedenlerden olursun yine.
Onu düşündüğünde kaybol kendi zihninde. Kaybol ama kaybetme. Kaybedenlerden olma. Uzaklaş an'dan sadece zihnine odaklan. Sadece o'na odaklan. Kaybetme bence elinde onca şeyin, kıymet bilmek için zamanın varken. Kalbindeki o tatlı his, "midendeki o kelebekler" varken. O mutluluğu parmak uçlarından beyin kıvrımlarına kadar hissediyosan şayet, bırakıp da kaybedenlerden olma..

4 Temmuz 2014 Cuma

Diğerlerinin Doğruları

Dünyada ölceğinin farkında olan yegane canlı insan. Ve ölceğini bile bile zamanı kaliteli kullanamayan yine insan. Bazen sen bazen ben. Pir-u pak değiliz hiçbirimiz evet kabul. Ama farkettiğimizde biraz geç oluyo sanki.


Önüne geçmediğimiz duygularımız var bi de tüm bunlardan bağımsız. Ama aslında biraz da ilişkili. Çünkü bu duygular yüzünden üzüntüler yaşayabiliyoruz bazen. Ne yapmak gerekli dersen inan ben de bilmiyorum. Çünkü o duygular ki içimizi, kendimizi yiyip bitiriyor. Hani demiştim ya bi önceki postta: "göbek bağının çevresinde". Peki bu duyguların önüne geçince büyümüş mü oluruz olgunlaşmış mı? Ben hala bunun cevabını veremeyenlerdenim.

                                  


Ne yapmalı ne yapmamalı. Yaş sayısal olarak artınca kafa biraz daha karışıyor sanki. Daha doğrusu artık önümüzde çok seçenek olduğu için ne yapıcamızı bilemiyoruz. Örneğin karşımızdakine göre mi yoksa kendi doğrumuzla mı yaklaşmalı bazı durumlara? Tabiki gelen ilk cevap hemen kendi "doğrumuzla" olacak. Ama doğruyu söylemek gerekirse bu hiç samimi bi cevap değil benim için. Gerçek anlamda bi daha düşün. Bu zamana kadar hep mi "kendi" doğrularınla hareket ettin? Kalbin yok mu ki senin? Hep mi lojik hareket ettin dürüst ol? Başkalarının doğrularına da bakmayı denedin mi? Sanırım açık görüş kavramı burada devreye giriyor. Her zaman olamıyoruz açık görüşlü, evet.


İlle başkasının doğrularıyla yaşayın demiyorum. Şüphesiz bu da samimi olmayan bi cevap olur. Peki ama deniyo muyuz? Karşımızda açık bi kapı var şimdi. Peki biz bu kapının diğer tarafından da bakabiliyo muyuz? İşte mutlak soru bu.

2 Haziran 2014 Pazartesi

Meşakki

Yine kasvetli havalar geldi. Yine rehavet geldi. 
Ve ben, yine olabildiğince kaçmak, uzaklaşmak istiyorum. Olabildiğince yalnız kalmak istiyorum. 




Deniz diplerine dalar, uzun uzadıya bakar susardım. Neredeydim ben? Nerden geldim ben? Hele ki şu içimi yiyip bitiren his nereden gelmekte? Beni saatlerce, günlerce parçalayan o duygu nerden gelip de yerleşirdi içime? Nerden konuverdi tam göbek bağımın çevresine?

Evet tam olarak göbek bağının orda. Ne zaman ki içim içimi yese, tam orada bi kurt beliriverir. Beni yer bitirir. Sevdiklerime zarar gelirse de oluverir bu kurt, veya hoşnut olmadığım bi durumda..
Sakinleşmek, kendini sakinleştirmek ne zor.
O kurta hakim olmak ne zor bilir misin? Sen hissettin mi hiç bu zamana kadar o kurtu? Cidden hissetsen anlardın neyle baş başa olduğumu.

Zor.
Bazı durumlar,
bazı olaylar çok zor.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Anılar Kumbarası

Şu anılarını biriktirmeye üşenen, veya biriktirmeyi sevmeyen insanları ömrüm boyunca anlamicam sanırım. Cidden neden sevmez ki insan? 

Sırf fotoğrafta kötü çıktığı için veya sırf bi sosyal medya aracında paylaşamicağı için fotoğraf çekmeyen, an'ı ölümsüzleştirmeyen tanıdıklarım var benim mesela. Nedir bu hayıflanma ve gösteriş hissi cidden? 

An'ı biriktirmek, hepsine dönüp "aa bu şunu yaptığımız gündü.." diyip mutlu olmak varken bu salak saçma bahaneler ne için acaba?




Hayıflanmayıp, üşenmeyip hem anı yaşamak hem de o anı ölümsüzleştirmek daha akıl kârı bana kalırsa. "Ayh brda sçım çk ktü çkmş" demektense o anları kumbarada biriktirmek, o anlara yeniden bakmak daha mantıklı bana kalırsa.


Sevdiklerin yanındaysa hala, bahaneler üretilmemeli;
sevdiklerin, sevgin ölümsüzleştirilmeli!