3 Eylül 2015 Perşembe

Gitmek İstiyorum,

ama sana gitmeyen her yol sarılmaktan uzak, sevgisiz.
Sana çıkmayan yolların nereye çıktığı bi' şey ifade etmiyo.
Kurulabilecek onca cümle varken, yetmiyo kelimeler.
Sen yoksan sonunda, gidilecek yerlerin bi' anlamı kalmıyo.
Özlem, hakikaten saçlarımı uçlarımdan çekiştirirken ben,
Gitmek istiyorum, sana.
Senle gitmek istiyorum.

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Ne Çok Konuşur Oldum Şu Sıra

Eski düzen gittiğinde yenisi baş gösteriveriyor, yada belki de yeni düzen etkin olduğu için eskisi neler olduğunu anlayıp çekip gidiyor. Bir düzen değişimi istemiyosunuz ama o sizi yine de gelip buluyo işte. 

İçinizde konuşuyosunuz ve bir süre sonra buna alışıyosunuz. "İçimde konuştukça deliricem, en iyisi birileriyle konuşayım" diyorum. Bakıyorum ki uzun süredir konuşmama rağmen delirmemişim. Sonra bu cümleleri içimden söyleyip yine kendimle konuşuyorum.
Kitapları tattığınızda da bu oluyor. Hele ki çok bağlandıysanız bu kitaba', diğer insanların sohbeti yetmiyor size. Yettiremiyo oluyosunuz. Oluyo insan..
Sonra bi sessizlik.. Kimsenin konuşmadığı, kendini dinlediğin sessizlik.

Sevgisiz miyim diyorum, acımasız mı yada? İnsani duygularımı körelttim, köreltildim. Bu tarafım da yontuldu belki, diğer pek çok yanım gibi. Bazı yönlerim henüz yontulmadı. Küçük bir tümsekken, bir dağa döndü kimisi. O dağları yontmaya çalışıyorum ben de.
En çok da şeffaf çevreme boş bakınmayı huy edindim. Şeffaflıklarından olsa gerek, ben bi şey yapmadım.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Zorunluluklara

Yanında olamadığım..
Bugün hava herkese göre güzel mi bilmiyorum. Ama tam benim gibi biraz, biraz Jehan Barbur'un Naz Barı şarkısı gibi. 
Nasıl hissetmesi gerektiğine karar veremediği aşikar. Odağını nasıl koruyacağı konusunda şaşkın. Nasıl konuşması gerektiğini bilmiyo. Yüzündeki reaksiyonları nasıl olmalı bilmiyo.
Yeni şeyler öğrenme yolunda belki ama cümlelerini nasıl toparlayacağını dahi bilmiyo. Bulutlara dönersek, bozulmaya yüz tutmuş bulutlarını sağlıklı tutmaya gayret ediyo. 
Bulutlar bozulur mu demeyin; ... 

3 Ağustos 2015 Pazartesi

Kalanlara

Hep sakin sessiz, ve hiçbi girişime imza atmayan bi insan olmamı beklediler belki içten içe benden. Bense yaratılışım gereği bunun tam aksi yönde tavırlar gerçekşleştirdim hep. Onlar beni yetiştirmeyi rüzgara karşı uçmak gibi gördü hep. Sanırım bu yüzden bana "Beni verem ettin" diyolardı pek çok kereler.
Yoruyomuşum onları.
Tüm bu sıkıntılar, tek bir sebepten; birkaç kişiden ötürü. Aynı ünvana sahip iki kişiden.
Acının/sıkıntının kaynağı aynı yer olunca sıkıntınız ikiye katlanabiliyor. Bi' tanesi bile gününüzü zehir edebiliyoken; ikincinin zehri, günün ölümüne müsebbip olabiliyor.
Ama, tüm bunlar geçecek. Kişisel gelişim kitaplarında yazar ya hani "geçeceğine inanın" falan.
Geçecek.
Bi' gün çekip gidicem, ve arkama dahi bakmicam. Çünkü yaklaşık bir 10 yıldır arkama bakmam için bir sebep yok. Ben yıllardır, beklediğim toplu taşıma aracı geldiğinde bile arkama bakmıyorum; ülkeyi terkettiğimde bu iş, o İETT otobüslerinden çok daha kolay olacak.

8 Haziran 2015 Pazartesi

Kime, kimlere bu cümlelerim?

Bi gün, her zamanki gibi kalkıp kahvaltımı yapıp, boş boş oturmaya koyulmuştum. Bu kez kahvaltımızı dışarda yapıp onla dönmüştük eve. Zaman bir şekilde aktı. İkindi olmuştu. Çayı sevmem ya, yine de o gün onla oturup 5 çayı içmiştim. Tv'de bi kadın boş boş yorumlar yapıp, diğer insanlar hayat hikayelerini anlatıyordu. Tv'yi de sevmem ya ben, o gün sessizlik olmasın diye tv'nin açık olduğu günlerden biriydi işte. O gün, işte öyle klasik bi sabaha uyandığımı düşünmüş, klasik bir şekilde günün biteceğini sanmıştım.
Hayatınızda hiç öğrenmek istemiceniz gerçekler vardır ya.  İşte ben o gün onlardan birini öğrenmiştim. Doğruyu öğrenmeyi ne çok isterdim.. En azından sencesi bencesi var o işin. Ama gerçeklerde bu görece yok. "Bana kalırsa"sı yok o kelimenin. Yaşanan, gerçekleşen neyse odur.

Olması gereken, olması gerektiği zaman oluyor. Yıllarca bilmediğiniz şeyler, yıllarca bilmiceniz anlamına gelmiyor şu hayatta. Belki büyümek, bundan sonra başlıyor. Belki de karakterinizin yontulması bu denli yıkılmalara bağlı kalıyor.
Herkes olması gereken şekle olduğu yerde yontularak gelemiyor. Bazılarının yüksekten düşerek kırılması; varolanı düşerek eksiltmesi, böylelikle yontulması gerekiyor.
Bize dönerksek, sonrasında noldu? Biz yine hiçbi şey olmamış gibi devam ettik. Günlerce, aylarca..
Demek ki böyle oluyomuş, Demek ki Sabahattin Ali hakikaten doğru söylüyomuş: "İnsan ne çabuk alışıveriyor"

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Ütopyalardan-

Gitmek istiyorum.
Bulunduğum noktadan uzakta.
Özgür kafayla düşünebildiğim, rahatça konuşabildiğim.
Rahat dediysem konuşmadaki özgürlük değil derdim.
Anlaşılmak’ta.
Sözünü virgülüne kadar dinleyen, sözüne yorum yapan insanlar benim derdim.
Derdini, derdine katanlarda.
Anlatırken her kelimesinde mutluluk taşıyanlarla, mutluluğuna ortak olanlarla.
Ayıbını, günahını didikleyenin olduğu bi’ yer değil de herkesin kendi işine baktığı bi’ dünya istiyorum.
Evlerin kahve koktuğu, insanların birbirine sarıldığı bi’ dünya.

Ütopyam mı demeliydim masalım mı..

Bazı şeyler çok uzak geliyor gözüme. 
Bazı şeyler bi’ o kadar anlamsız, hayâli. 
Bazı şeyler işkence haline gelebiliyor.
Tümüyle kurtulmak istediklerim var. Bunların bazısı insan, bazısı karmaşalar; tavırlar, sohbetsizlikler.
Tüm keşmekeşler uzak olsun benden, bizden. Bizlerden.
Samimiyetsizlikler, boş görüşler.
İnsanlar rezillikleriyle kalsalar.
Rezilliklerini diğer insanlara çamur atarak kapatmaya çalışmasalar keşke.
Attıkları çamurlar kendilerini batırıyor bir bir.
Farkında değiller.
Fenalıklar gelir bana zaman zaman. Çekilemez bi’ insan haline büründüğüm olur, doğrudur.
Yada hayatın, insanların çekilemicek noktaları gözüme gözüme batar oluyodur.
Bir yandan bağdaş kurup oturmak, bir yandan tümüyle gitmek isteyenlerden değilim ben bu günlerde. Tümüyle gitmek isteyenlerdenim sadece.



22 Nisan 2015 Çarşamba

Kürk Mantolu Madonna'dan..

Ruhu kalabalıktan yorulmuşlara, gönlü inziva isteyenlere ithâfen..

"Deli olacağım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemeyeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Ben de yaşayacağım... Ama nasıl yaşayacağım!... Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak!... Ama ben dayanacağım... Şimdiye kadar olduğu gibi...

Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklamayacağım. Söylemek, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime? Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkân yok... Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş"

Son olarak bir kez olsun ağlarken uyuyakalmanın tadına varın derim. Bir kez olsun. Vardıysanız şanslılardansınız. Acınızın Nirvanasındayken acınızı uykunuza gömmek, Uçurumdan denize atlayıp, beton etkisi oluşturan o denizin acısını sadece 2 saniyeliğine tatmak gibi. Bir kez tattığınız o acının uzamaması..

"Raif efendi bunları saklamak veya silmek için hiçbir harekette bulunmuyor, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Ben de kendimi tutamamış, ağlamaya başlamıştım; bu ancak fevkalade büyük ve sahici kederlerde görülen, sessiz, hıçkırıksız ağlayışlardan biriydi. Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim.
Raif efendi tekrar dudaklarını kımıldattı. Duyulur duyulmaz bir sesle: ' Seninle hiç şöyle uzun boylu konuşamadık evladım... Yazık!' dedi ve gözlerini kapattı."

7 Nisan 2015 Salı

'Üzgünlüklerim'

Bazen kollarını kapatırsın. Tüm bu keşmekeşten uzaklaşmak, bağını koparmak adına. Tabiri caizse bir şarapçı misali olan biteni/çevreyi izlemek adına.. Sıkıldık yer yer. Üzüldük. Yoğun zamanlar geçirdik, nefes alamadık belki. Alışmışız tembelliğe, ondandır belki de.
Günler, yıllar geçti. Kaçırdık önümüze gelen fırsatları. Yine tembelliğimizden belki. Yada o an yapamayacağımızdan.
Sonra birikti bunlar, üzgünlüklerimiz çıktı ortaya. Bazısını içimizden/üzerimizden atmamız uzun zaman aldı. Bazısı hala gitmedi belki, bizimle kaldı..

Dağıtmaya çalıştık kafamızı, başka meşgaleler bulduk. Yumrukladık belki duvarları. Yada sessizce üzüldük, ağladık. Bunlar sıradan cümleler gibi geldi çevremize. Saçmaladığımızı düşündüler, abarttığımızı. Ama cümleleri kurarken neler hissettiğimizi bi biz bildik dimi? Onlar bağırdığımızı düşünürdü, yorgun sesimizi kimse duymadı.  

29 Mart 2015 Pazar

"Istırap"


Geçenlerde bi kedi tarafından tırmalandım, hayatımda ilk kez. Sonra elimde uzunca bir yara oluştu. Çizimler yapıyodum şu sıra. "Bu yarayı bi desene dönüştürebilirim" dedim ve o esnada yıllar önce bir yerde okuduğum şu yazı aklıma geldi. Sizinle paylaşmak istedim:


"Istırabını bırakmaktan, ıstırabını saadete dönüştürmekten seni kim alıkoyabilir? -Hiç kimse. Bir hapishanede bile olsan, mahkûm edilmiş, zincirlenmiş.
Hiç kimse seni mahkum edemez. Senin ruhun yine özgür kalır.
Elbette son derece sınırlı koşullardasındır. Ama bu sınırlandırılmış durumda bile bir şarkı söyleyebilirsin. Ya çaresizlik gözyaşlarıyla ağlarsın yada bi şarkı söyleyebilirsin.
Ayağındaki zincirlerle bile dans edebilirsin; o zaman zincirlerin sesi bile bi anlama sahip olacaktır."



21 Şubat 2015 Cumartesi

Baca Temizliği

12 Ocak‘tan beri post atmıyorum. Neden? Çünkü ağzımı açtığım an, kelimeler döküldüğü an “hiçbi şey değişmeyecek” diyorum içimden. Ya da okuyanlar “zaten biliyoruz bunu, farklı şeyler sun bize” desin istemiyorum. Farklılıkları, farkındalıkları ortaya koymak istiyorum. Ve susuyorum, bir süreliğine. Çünkü Freud’un tabiriyle kusmak lazım. Baca temizliği lazım.
İçimizi acıtan, bitmek bilmeyen gündem bir yana; bireysel yaşantılarımız bir yana savuruyor bizi. Mesela bi’kaç insan tipi var. Şu her ortamda gördüklerimiz. Muhakkak işi size bırakmamaya uğraşan, hatta ondan ziyade sizin bir şeyler gerçekleştirmenizde bir şekilde önünüze taş koyanlar.  Bu insanlar her yerde çıkar karşımıza. Ailede, lisansta, yüksek lisansta, iş sektöründe.. Listelemek istesek yetmez virgüller, kavramları ayırmaya.  Sözüm ona bu insanlar kendi taşlarıyla bir denizin dibinde olacaklar. Sözüm ona, dibi boylayacaklar. Ama bugün, ama yarın. Sadece baca temizliği gereğince değinmek istedim bu konuya. Bir sonraki paragrafla alakalı olamayışı bu sebeple yani. Hatta hiçbi paragraf birbiriyle alakalı değil ki diye düşünseniz de şaşırmam.
Kavgalarımız var, tartışmalarımız. Bitiremediğimiz, bitmeyen. Bitmicek de hani. Dışarıyla olan kavga bitti dicez, kendimizle kavgamız başlicak. Bir karar verirken yicez içimizi. Distopya olsun diye demiyorum bunları. Sadece, farkındalığı olan insanlar bunun bilincinde. Demek istemem sadece bundan.
Hani önceki postlarda bahsetmiştim ya. Şu içimizi yiyen kurt. Bitmicekler. Alışmak gerek -sadece söylerken kolay-, bitmicekler. Şimdi ben bu satırları yazıyorum ya; evimde, laptopumla. Yanımda öyle kahvem falan yok. Evet çok severim ama o klişe sahne gelmesin yani gözünüzün önüne. Yarım litrelik bir su. Şu sıra tükettiğim yegane sıvı. Şu sıra bi verimsizlik var. Çevrede, hobilerimde, düşüncelerimde. Paragrafların sözüm ona “alakası” bu sebeple. Bakalım ne kadar daha gidecek bu verimsizlik. Bu verimsizlikten sonra elbet bi kırılma noktası gelecek. Ama bakalım ne zaman.. Saygılar..